Neden Vampir Romanı?
/ Dilek TUNÇER

Ortaokula (ben okurken ilköğretim denmiyordu) gittiğim yıllarda, 1979 yılında çekilmiş Drakula adlı filmle vampirler hayatıma girdi. Filmde Drakula karakterini, Frank Langella canlandırıyordu. Frank Langella'nın simsiyah gözleri, dimdik duruşu, asil bir Lord olması –ki bunu attığı her adımda hissettiriyordu- soğukkanlılığı, hırsı, kendini beğenmişliği beni inanılmaz derecede etkilemişti. Gece yarısı TRT de yayınlanan filmi kaç defa seyrettiğimi hatırlamıyorum bile. Asla yalnız başıma seyretmeye cesaret edemediğim Drakula'yı kardeşimle birlikte izlerdik.
Film bittikten sonra saatlerce gözüme uyku girmez acaba Drakula başucuma gelecek mi, diye beklerdim. O benim için gerçekten var olan bir canlıydı. Drakula'nın amansız düşmanı Prof. Abraham Van Helsing'i canlandıran Laurence Olivier' den her zaman nefret ederdim. Van Helsing, Drakula'nın ölmesi gerektiğini düşünerek hareket eder, canla başla bunun için uğraşırdı. Benim için ise vampir eşsiz bir varlıktı. Kim ölümsüz olmak istemezdi ki? Ölümsüz olmak için ödemek gereken bedel kan ise kanı hiç acımadan akıtılabilecek kötülükte katiller, tecavüzcüler, hainler, uyuşturucu pazarlayanlar, servetlerine servet katabilmek için savaş çıkarabilen insanlar varken kan akıttığın için neden vicdan azabı çekecektin ki?
Kısacası, 1979 yılında John Badham'ın çektiği Drakula benim hem aklımı karıştırdı, hem korkuttu hem de vampirlere karşı büyük bir hayranlık duymamı sağladı.
Tek kanallı hayatın getirdiği seçeneksizlikten dolayı TRT'de Drakula yayınlansın diye bekler dururdum. Çeşit çeşit DVD, internetten verebileceğin siparişler, D&R gibi aradığın her şeyi bulabileceğin zincir kitap evleri o zamanlar maalesef yoktu. Abraham Stoker'ın Drakula adlı kitabıyla tanışmam ve sahip olmam ise yıllarımı aldı.
2000 yılında evlenip eşimle birlikte Denizli'ye yerleştik. Bir buçuk yıl kadar Denizli'de yaşadık. Bu süreç boyunca vampir sineması pek revaçta değildi. En azından ben öyle hatırlıyorum. 1992 yılında Francis Ford Coppola'nın çektiği Drakula filmini çok geç keşfettim. Ama benim için Gary Oldman, Frank Langella kadar karanlık bir ruh katamamıştı Lord Drakula'ya. Anthony Hopkins, Keanu Reeves'e ve gelişen teknolojiye rağmen 1979 yılında çekilen Drakula'nın yerini benim gönlümde almayı başaramadı.
2002 yılında Adana'ya yerleştik ve üç yıl burada yaşadık. Bu sürede vampirler dünyama yeniden girmeye başladı. CNBCE kanalında yayınlanmaya başlayan Buffy the Vampire Slayer adlı diziyi eşimle birlikte her pazar günü kaçırmadan izlemeye başladık. Vampirler artık tek tek avlanıyordu o kadar karanlıktılar ki sadece şeytana hizmet edebilirlerdi. Dizide vampirler sürekli iblislerle işbirliği içindeydi. Böylece benim asil vampirlerim iblislerle birlikte anılmaya başlamıştı. Ardından Angel adlı bir başka vampir dizisine bağlandık. Angel bir vampirdi ve kötü olan herkesle savaşıyordu. İnsan, vampir, iblis…
Bu arada 1998 yılında çekilen ama ben hangi yıl seyrettiğimi hatırlayamadığım Blade vampirleri iyice sorgulamama sebep oldu. Vampirler kötüydü ve Blade'e göre de tek tek avlanmalıydılar. Benim hayalimdeki asil, soğukkanlı vampirler gitmiş yerine dönüştürülmüş, sokaklardan toplanmış disko düşkünü ve kendilerini tüm insanlığı yok etmeye adamış basit vampirler almıştı. Safkan vampirlerse Blade'in dünyasında kontrolü tamamen kaybetmişlerdi.
2002' de çekilen Blade 2 ise tam bir hayal kırıklığıydı. Safkan vampirler iyice yozlaşmış ve Blade gibi gündüz yürüyen olmak için genleriyle oynama başlamışlardı. Vampirler sinemada gittikçe yozlaşıyordu. 2004'de oynayan Blade Trinity ise benim için bir komedi filmiydi. Filmin konusu Drakula üzerine kurulu olduğu halde beklediğim vampirlere özgü karanlık ve gizemli dünya yerle bir olmuştu. Drakula kötüydü, acımasızdı ama olması gerektiği gibi soylu görünmüyor ve davranmıyordu.
2003 yılında Underworld adlı film vizyona girdi. Artık her şey değişmişti. Vampirlerin en az kendileri kadar güçlü düşmanları vardı. Kurt adamlar. 2006 yılında seyrettiğim Underworld'ün devam filmi olan Evolution'da vampir ve kurt adam savaşı devam ederken bir de her iki ırkın birleşmesinden oluşan melez bir vampir-kurt adamın sınırsız güce sahip olmasını izledim.
2004 yılında vizyona giren Van Helsing'de, Drakula'nın kadim düşmanını bu sefer Hugh Jackman oynuyordu. Film güzeldi fakat Drakula güzel değildi. Artık şeytana hizmet eden kötü bir ruh olduğu kesinleşmişti ve ölümsüz olabilmek için ruhunu şeytana satmıştı. Sinemadaki vampirler beni mutlu etmiyordu.
Okuduğum ilk vampir kitabı ise elbette ki Abraham Stoker'ın yazdığı Drakula'ydı. İrlanda doğumlu yazar uzun yıllar memurluk yaptıktan sonra 1897 yılında yayınlanan ve vampir romanlarının kült eseri kabul edilen Drakula'yı yazdı. Kitabı yayınlanmadan önce memurluktan istifa edip Londra'ya taşınmıştı. Drakula yayınlandığı dönem için ciddi şok yaratan bir kitap oldu. Viktorya döneminin tutuculuğu ve aşırı ahlakçı toplum yapısında kitap alay konusu olsa bile, kıymeti yıllar sonra anlaşıldı. Drakula defalarca sinemaya uyarlandı. Benim dünyamda bir çığır açan Drakula, vampir dünyamı yaratmamı sağlayan en önemli temel taşıdır.
Vampir dünyasının kraliçesi kabul edilen Anne Rice'da ilginçtir ki Drakula'nın yazarı gibi İrlanda asıllıdır. Rice, Stoker gibi Katolik inancıyla yetiştirilmiş fakat uzun bir dönem ateist olmayı tercih etmiş. Son dönemlerde yeniden Katolik inanca döndüğü ve İsa ile ilgili kitaplar yazmaya başladığını duymuştum. 1976 yılında yazdığı kült eseri Vampirle Görüşme 1994 yılında sinemaya uyarlanmıştı. Vampir Lestat'ı Tom Cruise'un canlandırdığı filmde Louis karakterine Brad Pitt hayat vermişti. Vampir Lestat', Louis'i kandırarak küçük bir kızı yani Claudia'yı birlikte vampire dönüştürüyorlardı. Anne Rice'ın Claudia karakterini 1972 yılında lösemiden ölen kızı Michele'yi düşünerek yarattığı tahmin edilmekte. İtiraf etmeliyim ki Anne Rice benim çok tercih ettiğim bir yazar değil. Kitaplarını fazla umutsuz, fazla gotik bazen de sıkıldığım bir yığın ayrıntıdan ibaret olduğunu düşünmüşümdür. Büyük bir heves ve saygıyla aldığım romanı Pandora'yı kendimi bir hayli zorlayarak bitirmiştim. Geçen yıl alıp okuduğum Beden Hırsızı itiraf etmeliyim ki son derece sürükleyiciydi. Diğer kitaplarına da şans vermek istediğim vampir edebiyatının üstadı Anne Rice'ın, eğer vampirlerle ilgileniyorsanız en azından bir kitabını okumanızı tavsiye ederim.
2000 yıllarında patlayan vampir edebiyatından; Laurell K. Hamilton'nın Anita Blake adlı 15 kitaplık serisinden sadece Suçlu Zevkler'i okuyabildim. Başka bir hayal kırıklığıydı. Melissa De La Cruz'un 3 kitaplık Asil Kan Serisinden de sadece Asil Kan'ı okudum. Bol bol ünlü markaların reklamını yapan boş bir kitaptı. Kristen Cast ve P.C. Cast'in yazdığı 8 kitaplık (şimdilik) Gece Evi Serinden, İşaret'i okuyabildim. Vampir olmak iyi bir şey miydi? Vampirlerden nefret etmeli miydik? Vampirler liseden çıkıp yetişkin olacaklar mıydı? Serinin devamını okumak benim gibi yetişkin biri için zaman kaybıydı.
Charlaine Harris'in Güneyli Vampirler Serisinin (True Blood) Türkçe'ye çevrilen 7 kitabını da okudum. Ama çoğu zaman bu kitabı neden okuyorum diye merak edip durdum. Çünkü Sookie'nin sıkıcı günlük hayatı kitabın büyük bir bölümünü kapsıyordu. Sanırım ben Eric Nortman'a duyduğum hayranlıktan dolayı bu seriye katlandım ve katlanacağım. Yine de en azından Güneyli Vampirler Serisi yetişkinlere hitap etmeyi başarmıştı.
Guillermo Del Toro ve Chuck Hogan'nın yazdığı Ölümcül Tür Üçlemesinden Ölümcül Tür ve Düşüş kitapları ise tüylerimizi diken diken etmekle birlikte vampirlerden tiksinmenizi sağlamak için yazılmış gibiydi. Vampirlerin ulu orta dışkılarını bırakmaları, dönüşenlerin adeta zombiye benzemesi, korkunçtu.
Stephenie Meyer'in dört kitaptan oluşan Alacakaranlık serisi ise bir süre (pek çok okurda olduğu gibi) bende de bağımlılık yaptı. Vampirler güçlüydü, soğukkanlıydı, muhteşem görünüyorlardı, asil bir sınıf vardı… Benim gözümdeki ve hayalimdeki vampirler tekrar hayat bulmuştu. Ama Edward ve Bella'nın aşkı bir süre sonra beni sıkmayı başladı. Edward ve Jacop arasında seçim yapmakta zorlandım durdum. Aradığımı Alacakaranlıkta 'da bulamamıştım. Kitap liseden çıkmayı başaramamıştı. Yetişkin vampirler de olmalıydı. Dracula bir yetişkindi, Anne Rice'ın pek çok kahramanı gibi.
Bu arada gözüme başka bir seri çarptı. L.J. Smith'in Vampir Günlükleri serisi. İlk kitabı Uyanış ve Savaş'ı hevesle aldım, belki aradığım bu kitapta olabilirdi. Ama büyük bir hayal kırıklığı daha beni bekliyordu. Güçlü karakterler vardı ama kitapta hiçbir olay yoktu. En heyecanlı bölüm her halde Elena'nın günlüğünün çalınmasıydı!!! Ama bu kitabın dizisi çekildi. Eğer kitaplardan birine şans verdiyseniz ve ardından dizisini izlediyseniz büyük bir şok sizi bekliyor demektir. Dizideki karakterlerin birçoğu kitapta yoktu, olayların çoğu hiç yoktu.
Artık zamanı gelmişti. Türk yazarlar zaten vampir konulu kitapları yazmaktan kaçınıyordu. Bir tür prestij meselesi olduğunu düşünüyorum. İyi ve kaliteli bir yazar fantastik yazmamalıydı. Bol dram, gözyaşı, bunalım, bir sayfa süren cümleler, (on kere de okusanız yazarın ne anlattığını anlayamazsınız çünkü cümle bir yerde kırılmıştır anlaşılması mümkün değildir.) günlük yaşamda kullanmadığımız kelimeler, duygusallığın dibine vurulmuş, ne kadar anlaşılmazsan o kadar kıymetli olduğun bir grubun hakimiyeti altında ki Türk edebiyatın da, fantastik romanı denemek çok ayıp karşılanıyor olmalıydı.
Uzun yıllardır vampir dünyasında büyük bir arayışın içinde olan ben artık bıkmıştım. Yabancı yazarların eserlerinin Türkçe'ye çevrilmesini beklemek, büyük bir beklentiyle aldığım kitapların bende yarattığı büyük hayal kırıklıkları sabrımı taşırmıştı.
Vampirler hakkında büyük bir birikimim vardı. Zaman zaman yazmayı denemiştim ama bir türlü doğru kelimeleri yakalayamıyordum. Ayrıca yazsam da kitabımı nasıl yayınlayacağımı bilmiyordum. Bu arada eşimle birlikte 2004'ün son aylarında İstanbul'a taşınmıştık. İlk evimiz Ataşehir'deydi. 3 yıl sonra kendi evimize geçtik ve benim komşularımdan biri editördü. Bu evrenin bana yaptığı ciddi bir torpildi. Her şey hazırdı sadece kelimelerin bir araya gelmesi gerekiyordu. Uzun zamandır her gece uyumadan önce kitabımın karakterlerini düşüncelerimde konuşturuyordum.
Ve bir gün D&R Mağazasına girdim, kalın bir defter ve birkaç renk kalem aldım. Çok sevdiğim bir restauranta oturdum, çayımı söyledim, (torpil yapıp bir de browni yedim.) defteri açıp kalemi elime aldım ve yazmaya başladım. Helen, Sinan, Kuzey… hepsi parmaklarımın arasından akıp defterimi doldurmaya başladı. (o dönem bilgisayarımın azizliğine uğramıştım, kendini imha yolunu seçmişti ama çok sevgili eşim bana yeni bir bilgisayar alınca deftere yazdıklarımı temize çekmeye başladım.)
Komşum ve sevgili arkadaşım Gülcem Oflaz Mırık yazdıklarımı okumaya başladı ve beni P kitap'ın sahibi Nihat Polat'la tanıştırdı. Kitabımı altı aylık bir sürede bitirdim ama düşünmeye başlamam neredeyse on yıl öncesine kadar gidiyordu.
Başkalarının yarattığı vampir dünyalarında aradığımı bulamayan ben, artık kendi dünyamı bir kitap haline getirebilmiştim. Kitabımda kötü vampirler de var, iyilerde. Safkan vampirler ve dönüştürülmüşler arasında ciddi bir hiyerarşi mevcut. Benim vampirlerimin kendi gezegenleri var ama kendi gezegenlerinde ki kan stoklarının azalması üzerine 13 klana ayrılan safkanlar farklı galaksilerde, yaşam olan gezegenlere yerleşmişler. Dünyadaki klanın lideri 3. Nikolay. Nikolay'ın sekiz kızı iki gruba bölünmüş. Kötülükten zevk alan grupta Nemesis ve Lilith'in önderi Eva. Diğer gruptaki kız kardeşler Diane, Angelina, Ariel ve Agatha'nın lideri ise Helen.
Helen ve dört kardeşi kötü değil mi? Evet kötüler. Ama bunu kabul ediyorlar ve en önemlisi eylemlerinin tek sorumlusu babaları. Kızlar babalarına kayıtsız şartsız hizmet ediyorlar. Yine de vicdanları sık sık devreye giriyor.
Kitabımda tabiî ki insanlar da var. Ölümsüz Irk'ı diğer vampir kitaplarından ayıran en büyük özellikte bence güçlü ve vampir olanların kadın karakterler olması. Çünkü beni en çok rahatsız eden şeylerden biri de buydu. Niye hep erkekler vampir, kadınlar insandı. Ve niye hep erkekler güce sahipken kadınlar korunmak zorundaydı.
Kitabımdaki önemli karakterlerden, Sinan ve Kuzey insan ve vampir kız kardeşler tarafından korunuyorlar. Roller tamamen değişmiş durumda. Güçlü ve vampir olanlar kadın. Vampir dünyasının farklı bir bakış açısına sahip olmasını sağladığımı düşünüyorum.
Son dönemde, Jasper Kent'in Danilov Beşlemesinin ilk iki kitabı On iki ve On Üç Yıl Sonra'yı okudum. Kent'in yarattığı dünya da ki vampirlerden her ne kadar hoşlanmasam da yazarın yeteneğini yok saymam haksızlık olur. İki kitapta bazen fazla ayrıntıya boğulsa da son derece akıcı ve merak uyandırıcı bir hikayeye sahip. Vampirleri benim vampirlerim kadar güçlü değil. Daha kırılganlar ve kolay öldürülebiliyorlar. Ama Albay Aleksey'den hoşlanacağınıza eminim.